Ressam Mustafa Haykır

Ressam Mustafa Haykır eserleri ile Dünya’ya açılıyor. Ülkemizde son zamanlarda resimleri ile kolleksiyonerlerin dikkatini çeken Haykır’ın eserleri birçok seçkin koleksiyonda yerlerini almış bile.  Ressam Mustafa Haykır ile Trakya Üniversitesi Güzel sanatlar fakültesindeki atölyesinde sanat ve resim üzerine konuştuk.

1974 yılında Cizre’de doğdum, çocukluğumda babamın iş yerinden getirdiği yarısı mavi yarısı kırmızı bir kalem vardı onunla ilk çizdiğim karalamaları hatırlıyorum. Bir sürü dayım var onlarda çok güzel resim yaparlardı onlarla büyüdüm sanırım benim resme ilgim buradan başladı fakat genetik olduğunu da düşünüyorum dayılarımın dayıları da çok güzel resim yaparlardı.

Mustafa Haykır ile Trakya Üniversitesi GÜzel sanatlar fakültesi resim bölümün de olan atölyesinde

Birçok sanatçının hayat hikâyesine baktığımda hep anne tarafından bir genin taşındığı izlenimini edindim bu anlamda bu da bana düşündürücü geldi. Dayılarımdan göre göre onları taklit ede ede başladım resme. İlkokulda birçok dersim zayıftı aslında biraz dil sorunum vardı bizim bölgede Kürtçe konuşuluyor ve Türkçe öğrenene kadar orta sınıfa kadar geliyorsun. O dönem sanırım kendimi ifade etmenin yolu sözel dili kullanamıyorsanız, görsel dili kullanmak gerekiyor o yüzden resim dersim çok iyiydi ve öğretmenlerim bunu taktir ederdi. Ortaokul ve lisede bölge ve okul çapındaki resim yarışmalarında ödül ala ala resme ilgim gelişti.

Hatırlıyorum ortaokul/ lise dönemlerimde resim yaparken saatlerce resme dalıp çevremi unuturdum, resmin içine dalardım Alice Harikalar Diyarındaki gibi… Resim bittiğinde bulunduğum mekânın farkına varırdım, astral seyahat gibi bir şeydi. Bizim bölgede çok da üniversitede güzel sanatlar okunabileceğinden haberdar değildim, resim bölümü olabileceği bilgisine sahip değildim. Lise ikide resim öğretmenim Nurcan Özçelik resimlerimle çok ilgileniyordu ve beğeniyordu…

“Mustafa sen resim bölümüne girsene üniversitede” dedi ben de “Nasıl yani resim bölümü mü var üniversitede” o kadar cahil ve habersizim o zamanlar aslında… Ondan sonra benim pembe rüyam haline geldi üniversitede güzel sanatlar okumak.

Üniversite ortamında vakit geçirmek, sevdiğin bir şeyi okumak ve onu daha sonrasında meslek edinmek ciddi bir hayaldi benim için.

1991 yılında Gazi Üniversitesi’ne girdim o zamanlar hakikaten çok mutluydum üniversite yılları sürekli üretiyordum, yazları çalışıyordum getiriyordum hocalarımla atölye de üzerine konuşuyorduk. Mezun olduktan sonra da öğrencilerimde de vardır, bende de vardı. “Mezun oluyoruz, bundan sonra bizi kim yönlendirecek kaygısı” Oysa sonradan gördüm ki asıl mezun olduktan sonra daha fazla üretmeye başladım. İlk başta biraz kaygılarım sürse de çok fazla eser ürettim mezun olduktan sonra.

Birçok sergi açtım fakat genel olarak Devlet Güzel Sanatlar Galerisi ve bir tane de Asmalı Mescit Sanat galerisi… Sanırım en büyük hatamda o oldu, 185 tane resim bıraktım aralıklarla. O dönemde İzmir’de resim öğretmenliği yapıyordum, İstanbul’a gelip gitmekte zor oluyordu.

Sergi açılıyor haberin olmuyor hatta bir gün tesadüfen Trt 2 de resim sergim olduğunu gördüm, benden habersiz resimlerimi İzmir’e gönderip orada bir galeride sergilenmiş benim haberim dahi yokken…

 Maalesef böyle çok sayıda resim satıp paramı alamadığım bir galericiydi… En son şunu öğrendim resimlerimin, muhtemelen birçok sanatçının resimlerinin bulunduğu depoya haciz geliyor ve resimlerim gidiyor…

Bu resim de galericinin borcu yüzünden haciz olanlar içindeydi. Bir kolleksiyoner yediemin deposundan alıyor ve Ressamla irtibata geçiyor. Böylece resmin gerçek hikayesine ulaşılıyor.

 Resimler gitti bende daha fazla galerilerle çalışmamaya başladım, resimlerimi yapıp evde depolamaya başladım.

Belli bir maaşım vardı onunla geçiniyordum, onunla gerekli resim malzemelerimi alabiliyordum, bununla strese gireceğime kendime resim yapmaya başladım atölyemi doldurmaya başladım… O gün bugündür bu böyle sürüyor.

İlköğretimde öğretmenlik yapıyordum o zaman İzmir’de, yüksek lisans 9 Eylül Üniversitesi’nde bitirdikten sonra Edirne Trakya Üniversitesi’nde doktoramı yaptım ve Güzel Sanatlar fakültesine geçtim. Bu süreçte ilginç tesadüfler ve şans sayesinde işlerim iyi gitti.

Trakya Üniversitesi GÜzel sanatlar fakültesi

Mezun olduktan sonra “Arı” serisi ile başladım, Arı serisi 15 sene kadar sürdü. İlk başta figüratif başlayan seri soyutlaşmaya başladı. Arı serisinden sonra Şempanze ve kuğu serisi, arada bir portre serisi… Seviyorum ben portre serisini sevdiğim için çalışıyorum. Asıl Arı, Kuğu ve Şempanze serisi biraz felsefe ve sanatsal kaygılarla, sanatsal ve felsefi düşüncelerimi aynı anda ideolojik düşüncelerimi aktarmak amacıyla yaptığım asıl temalar bunlar…

Şempanze temasından bir resim

Bu resimler en son yaptığım Şempanze temasıyla yaptığım resimler.

Bir metafor olarak kullanıyorum, ötekileştirmeyi, ötekileri bir kavram olarak anlatmaya çalışıyorum. Ötekileştirme duygusunun genel olarak insanda, kafasında nasıl bir algı, nasıl bir imge, nasıl bir imaj olduğu ötekilere karşı… derdim bu biraz. Bu alanda aslında biraz kavramsal çalışmalar çalışmalar sayılabilir. Neden peki şempanzeyi metafor olarak alıyorum? Bize benzeyen ama bize benzeyenden çok aslında benzemeyen taraflarına vurgu yaptığımız bir canlı, hayvan diyoruz ama aslında birçok açıdan çok fazla insana benzeyen bir varlık. Hatta onları inceleyen bir bilim kadını şunu diyor “Biz onları bir ulus olarak kabul etmeliyiz.” Şimdi bunu diyen bir bilim kadınını düşünün bir de onu hayvanat bahçesine koyan ve onu hayvan olarak izleyen insanı düşünün. İşte ötekileştirme böyle bir şey…

Biz farklı din, farklı dil, farklı cinsiyet… Farklı özelliklere sahip insanları da aynı o şekilde görüyoruz işte ötekilere yönelik algımız bu. Oysaki çoğu zaman çok farklı gördüğümüz şey birçok kardeşimizden farklı değil. Şempanzelerde öyle, evlat acısı, evlat sevgisi bizimkisi ile aynı şekildedir. Biz bir insana nasıl davranıyorsak, insanın hakları nasıl anayasa ile korunuyorsa hayvanlarında haklarının anayasaya girmesi gerekiyor. Dolayısıyla bize benzeyen ama farklı olan öteki algısını şempanzelerde görebilirsiniz. Çoğu resimde bu duyguyu yansıtmaya çalışıyorum; şempanzenin gözüne yakından bakıp oradaki ifadeyi yakından gördüğünüz zaman ya da yavrusuna karşı yönelik tavrına baktığınız zaman, insanın size “öteki sensin, öteki benim, ikimiz aynı kişiyiz ama aynı zamanda öteki olarak görülen farklı ama aynı zamanda aynı canlılarız” bunu anlatmaya çalışıyor Şempanze serim. 

Genellikle insana dair kaygılar, endişeler var resimlerde yani formal, biçimsel ve fiziksel özelliklerden çok duyumsal, duygusal hislerimiz, kaygılarımız mutluluklarımız… Bütün bu duygusal benzerliklerle empati duygusunu anlatmaya çalışıyorum. Ne kadar empati kurabilirsek, ne kadar diğerlerinin bizden çok farklı olmadığını görebilirsek o zaman ötekileştirmeyi o kadar azaltmış olabiliriz.

Belli bir olgunluğa eriştiğimi düşünüyorum, bu olgunluk tabii ki biraz daha deneysel olarak sanata bakan bir kişiliğe büründürdü beni.

Hatta Picasso’nun şu sözünü kendime bir slogan olarak alıyorum “ Sanat bir serüvendir, sen ne yaptığını bildikten sonra ne anlamı var?” Sürekli belli bir konuya, tarza, temaya bağlı kalarak kendini ona mecbur kılmak, sanatçı ve yaratıcı bir davranış olmadığını düşünüyorum.

O yüzden sürekli arayış içerisindeyim ama bu süreç içerisinde kendiliğinden oluşabilecek bir şeydir. Düşünce ve ideolojilerin, neler yaşadığın hatta belki hangi sanatçılarla karşılaştığınız bu tarzınızı belirler, olaylar ideoloji ve düşüncelerinizi belirler. Belli bir olgunluğa eriştim en azından hayata ve yaşama dair duygularımı ve düşüncelerimi sanata yansıttığımı düşünüyorum ama gelişim kaçınılmaz, süreklilik arz eden bir şeydir 90 yaşınıza da gelseniz bu gelişim bitmez. Hep şudur; yıllar sonra eski resimlerinize baktığınızda beğenmezsiniz, çünkü bir gelişim göstermişsinizdir. Geldiğiniz noktada bir önceki günden daha iyisinizdir. O yüzden sürekli geçmişe baktığınızda bunu daha iyi yapabilirdim dediğiniz oluyor.

Bundan sonra ki sanat hayatımı bu şekilde sürdüreceğim fakat biraz daha Gauguin ve Cezanne tavrında devam edeceğim…

Cezanne yıllarca atölyesinde sessizce çalışmış, piyasaya kendini gösterme ve anlatma ihtiyacı duymamış, Gauguin yıllarca Haiti’de adasında çalışmış kimseye resim satma ihtiyacı duymamış ama bugün ikisi de Sanat Tarihinin en önemli isimlerinden.

Bu kendime pay çıkartmak gibi gözükecek, onu tarih gösterecek ama ben çoğu zaman, zamanında fark edilmemiş insanların değerinin sonradan anlaşıldığına inanıyorum. Genellikle şuna bağlıyorum insanlarda genellikle moda peşinde gitme duygusu var, sanat dünyasında da var bu genel olarak o dönemde ne modaysa onu yapan insanlar, resim satma amacıyla yapanlar maalesef sanatçı olarak çok fazla lanse ediliyor. Öte yandan insanın alışık olmadığı yine o “sanat yapılarını okuma” sorununa geldik, okuyamadığı anlayamadığı eserin değeri sonradan ortaya çıkıyor.

O anlamda belki sanat tüketicisine şunu söyleyebilirim. Biraz daha sürekli göz önünde olanlar değil de biraz daha kıyıda köşede kalmış, kendini pazarlama zorunluluğu hissetmeyen sanatçıları, samimi sanatçıları görmeleri gerekiyor.

Çünkü samimiyet sanatta çok önemlidir, satma kaygısı ile yapılan sanat yapıtının samimiyeti düşüktür ama ben kendime sanat yapıyorum diye yapan sanatçının yaptığı eserde samimiyet daha fazladır ve sanat değeri her zaman daha yüksektir. Bu anlaşılır anlaşılmaz belli olmaz fakat bu böyledir maalesef.

Öğrencilerimle sık sık atölye sohbetleri yaparız fırsat ve imkân buldukça, orada çok fazla, çok sayıda tavsiyelerim oluyor. Bu tavsiyeler durumla, koşulla ilgili, karşınıza çıkan resimlerle ilgili oluyor. Genel bir tavsiyede bulunmak zordur, hayatta sevdiğiniz şeyi yapmak önemlidir ama sırf seviyorum diye bir şeye bağlı kalmakta iyi değildir. Çünkü geliştiğiniz zaman sevdiğiniz şeye farklı açıdan bakmaya başlıyorsunuz.

Yani sevdiğiniz şey, biraz sizin sahip olduğunuz bilgi, yetenek ve birikimle alakalıdır.

Siz geliştikçe sevdiğiniz şey de değişmeye başlar. Dolayısıyla sevdiğiniz şeyi yapmaya devam edin, çalışmaya devam edin ama aynı zaman gelişmek için her türlü imkânı kullanmaya devam edin ve sürekli okuyun, kendinizi geliştirin demek isterim.

Bir sanat eseri nasıl okunur?

Bulunduğu döneme göre değişir, sanat yapıtının içeriğine vermek istediğine göre değişir, izleyicinin bakış açısına, kültürüne göre değişir. Dolayısıyla burada da sadece bir yol göstermek çok doğru değil. Her akıma göre sanatın amacı ve kaygısı değişiyor, döneme göre değişiyor. Örneğin bir kavramsal sanat ile realist veya romantik eseri yan yana getirdiğimizde aynı şekilde okumamız mümkün değil. Her şeyden önce bir sanat eserini okumak belli bir bilgi birikimi gerektiriyor. Hangi dönemdeki sanat eserini okuyacaksanız, o dönemin sanat kültürü hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor, sanat yapıtını tanımak gerekiyor, sanatçı hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor. Ondan sonra o bilgiler ışığından o esere bakılabilir.

Usta ressam Mustafa Haykır’ın eşsiz yorumu ile Atatürk portresi. Toplam 5 resmi İstanbul’da bir kolleksiyoner de

Sanat sadece bakılıp zevk alınılabilen bir şey değil. Gerçekten bilgi birikimi ve kültür gerektiriyor.

Sıradan bir insan resme nasıl bakacak sorusu aslında onun problemi çünkü şunu da diyebiliriz; birçok filozof yazar var, bunların kitaplarını okumayan insanlar hayata nasıl bakacak? Ya da bu insanları nasıl anlayacak demek gibi bir şeydir…

Bu filozof ve yazarları anlamak için onların kitabını okumak gerekiyor, ister istemez şöyle bir sorumluluğu doğuyor izleyicinin, sanat tüketicisinin kısaca “bu konuda kendini geliştirmek”

Şunu demiyorum tabii şu da var tabii biraz sezgisel renklerin, biçimlerin insan algısı üzerinden etkisi var tabii ki ama bilmeden hiçbir şekilde sanat yapıtından esin almak mümkün değil diye düşünüyorum.

Herkes kendi beğenisine göre algılar Gombrich’in Sanat ve Yanılsama kitabında şöyle bir anekdot anlatıyor.

Bir sanatçı kızıl dereli kabilesinde bir şefin portesini çiziyor ama portre de ışık, gölge var. Bir taraf daha karanlık bir taraf daha fazla ışık alıyor bu da ister istemez sanki şey yaratıyor yarısı yokmuş etkisi yaratıyor portrede ama kızıl derelinin portreden beklediği ise tamamen çizgisel her tarafın aynı düzeyde yapılmış olması, bunu gören kızıl dereli şefi ressama kızıyor, diyor ki neden portrenin yarısını yapmadın? Kızma nedeni de şu primitif topluluklarda hem de kızıl dereli gibi biraz daha günümüze göre doğaya yakın, günümüzün “kültürünü, medeniyetini” almamış insanların biraz daha naif bakış açısı şu; doğaya bir ruh yüklüyorlar, o ruhunda doğal olarak insanı etkilediğini düşünüyorlar. Siz eğer bir insanın resmini yaparsanız ve o resimde bir yarımlık, bir eksiklik varsa o portrenin sahibine de zarar vereceğine hatta ölümüne neden olacağına inanıyorlar dolayısıyla ressamın yarım yaptığını düşündüğü portre ile şefe zarar vermek istediği düşüncesine sahip. Şimdi bu bir kültür meselesi, hikayedeki kızıl dereli sanata bu şekilde bakıyor, sanatın ne kadar göreceli olduğunu gördük. Bu açıdan bambaşka olan resim, akademik eğitim almış bir insan tarafından ışık-gölge açısından bakacak ve bambaşka bir resim görmüş olacak, işte sanat yapıtının anlamının bakana ve bilgi birikimine göre ne kadar çok değiştiğini bu örnek bize çok güzel anlatıyor.

Şempanze Teması Serisi

Arı Serisi

Portre Serisi

Nü ve Kuğ Serisi

Atatürk Portre Çalışmaları